This is default featured post 1 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 2 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 3 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 4 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 5 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

29 Ocak 2011 Cumartesi

BİRİ BANA DUR DESİN !

Nasıl duracağımı biliyorum aslında, maksat birinden daha duyarak işimi sağlama almak!
Aslında şöyle sıkı bir azarlansam bir kaç hafta idare edeceğim ama nerdeeeee…
Duramıyorum kardeşim… Pazartesiler banal oldu deyip, perşembeleri başlayayım dedim, hafta sonu sabotajlarını düşünememişim. Kebaplar, kalamarlar… Ardından sütlü,kaymaklı tatlılar…

Moralimi bozmadan motivasyonumu tazeleyip tekrar tekrar başlıyorum.. Beynimde listeler uçuşuyo, hemen yakınlarından da hamburgerler sorti yapıyo… Yok böyle olmayacak, hangi çekmeceyi açsam bi tuzak…Patates cipsinin dayanılmaz cazibesinden tut da Antep fıstıklı sütlü çukulatalara oradan çeşit çeşit  çerezlere uzanan janjanlı paketler öylece bana bakıyo. Önce ben de bakıyorum, sonrasını sormayın…Amaaaaaaaannn … diyorum. Hepi topu 3-5 kilo fazlalık… Haftaya bi başlarım 15 günde işlem tamam! Kağıt üzerinde tabi :) Yani çekmeceyi yekten mideye indirdikten sonra geçirilen ilk mide fesadının ardından yapılan ilk hesaplar bu yönde … Ama ne yapalım ki kalori hesabı iradeye uymuyo ! Teoride her şey saat gibi işlerken pratikte çakılıyoruz.

Mevsimlerden kış, aylardan Ocak… Dışarısı soğuk, evler sıcak olunca  beyin doyma sinyallerini geciktiriyo olsa gerek… Yani benim suçum değil ki tamamen metabolik … Ne olurdu yani biz de kış uykusuna yatıp bahara fit uyansak! Hem depresyondan yırtarız hem birikmiş yağlardan. ” Yok öyle tembel işi“ diyenleri duyar gibi olup duymamazlıktan geliyorum. Çünkü geçtim o yolları biliyorum. ”Spor yapalım sağlıklı yaşayalım” moduna geçmem için Nisan ı görmem şart. Bir güneş çıksın, süslü ablalar minileri, şortlarıyla salınıp beynimize zayıflama sinyallerini göndersin o zaman düşünürüz.

Moda dergilerinden bu yazın trendlerini ilk  gördüğümüz o meşhum anlardan birinde kapıldığım umutsuzluk beni yıldıramaz artık… Ok yaydan çıktı. Yeni listemi buzdolabına astım. Önünden her geçişimde  vicdan yapıp kendimi sorgulamak da yok artık … Yaşasın Nutella kavanozu … Kimse bana dur demesin :)

22 Ocak 2011 Cumartesi

YAŞADIĞIMIZ ŞU KORKUNÇ OTUZ YIL - HALİL BERKTAY

Yaşadığımız Şu Korkunç Otuz Yıl - Halil Berktay kitap eleştirisiSİYASİ TARİHİN DİKENLİ YOLLARI

Tarihçi Halil Berktay' ın 1978' den bugüne toplumsal travmalarımızın altyapısını oluşturan ana başlıkları ele alan "Yaşadığımız Şu Korkunç 30 Yıl" adlı kitabı siyasi durumumuzun tespitleri açısından gerekli ve özenli bir çalışma.

Siyasi tarihimizin modernleşme çabalarıyla beraber sosyal tabanın birey olabilme sancıları birbiriyle paralel olarak ilerler. Bu durum beraberinde politize toplum olma aşamasının başlangıcı olarak da değerlendirilebilir.

Avrupalı toplulukların siyasal bilinçlenme ve sorgulama süreci de daha kolay olmamıştır. Siyaset- din- ekonomi üçgeninde kendini arayan birey, türlü evrelerden zorlukla geçtikten ve toplum olma algısını geliştirdikten sonra komşu coğrafyalarla mevcut durumunu da gözden geçirip politik çizgisini belli kriterler üzerinden oluşturmuştur.

 
Türk toplum yapısının dini ve etnik çeşitliliğinin yarattığı avantaj ve dezavantajlarıyla beraber değerlendirecek olursak 2000'lerde "sorun" olarak değerlendirdiğimiz birçok başlığın geçmişte defalarca üzerinde durup da çözemeden sümen altı ettiğimiz sosyal handikaplar olduğu sonucuna varabiliriz. Kuşkusuz siyasi yaşamımızın son 30 yılı 1920'ler, 40'lar ya da 60'lardan bugüne süregelen açmazlarından pek de farklı değildi. Bu anlamda Tarihçi Halil Berktay'ın 1978'den bugüne toplumsal travmalarımızın altyapısını oluşturan ana başlıkları ele alan "Yaşadığımız Şu Korkunç 30 Yıl" adlı kitabı siyasi durumumuzun tespitleri açısından gerekli ve özenli bir çalışma.

Bugünden bir otuz yıl geriye baktığımızda içinde bir askeri darbe' yi de sığdıran, bu anlamda yara almış demokrasisi ile zaman zaman yalpalayıp sonra toparlanmaya çalışan siyasetimizin önemli kilometre taşlarını yeniden gözden geçirebileceğiz.

Çoğu kez sekiz sütuna manşet gazete başlıklarında ya da modern dünyanın acil felaket tellalı Flash Haber bültenleriyle beraber anımsadığımız şok edici haberlerin içeriğinde birbiriyle olan bağlantılarının yanı sıra günümüz siyasetine olan yansımalarına da şöyle bir uzaktan bakma fırsatımız olacak. Jenerasyonlar arası algı farklılıklarının toplum bilinci üzerinde yarattığı politik duruş meselesi, dünya üzerindeki değişim ve gelişimlere duyarlılık düzeyimizi de belirliyor. Her gelen nesil bir diğerinden devraldığı yüklü mirasın ne kadarına sahip çıkıyor? İktidar olma egosu sosyal sorumlulukların önüne nasıl geçiyor? Tarih neden hep Türkler için tekerrür ediyor? Düşünmek gerek.

Yakın politik tarihimizin çok partili sisteme geçiş aşamasından sonra belirgin siyasi çizgilerini koruyan istikrarlı siyasi partilerin dışında mevcut düzende ki aksama dönemlerinde politikanın oynak zeminine ayak uyduramayıp tarih sahnesinden silinenler de yok değil! Bunun yanında siyasi varlığını ne olursa olsun sürdürebilmek adına tavizler verip ne tarafta yer aldığı bir türlü anlaşılamayan oluşumlara da rastlamak mümkün. Bu da birey-seçmen davranışları açısından belirsizlik yaratan, toplumda a-politik bir taban yaratma tehlikesini de beraberinde getiriyor.

Türk siyasi tarihinin çıkışsızlık diye niteleyebileceğimiz karamsar dönemlerinde toplum olarak ortak bir bilinçle hareket edebilme kabiliyetinin, demokrasiye olan inancın otomatik olarak devreye girebildiğini de görmek moralleri biraz olsun düzeltebilir belki ama yine de tekrarlanan, sonu cek-li cak-lı vaatlerle süslü siyasi söylemlerin ardını da takip edebilme sorumluluğunun gelişmesi için önlemler alınmalı. Toplum olarak davranış kalıplarımızın artık ezberden sorgulama aşamasına geçmiş olabilmesi siyasi tıkanmaların önünü de açabilir.

Halil Berktay' ın söz konusu çalışmasında ayrıca farklı siyasi zeminlerde gelmiş geçmiş iktidarların,siyasi oluşumların panoramasını incelerken onların benzer hatalarını,kırmızı çizgilerini ve bu paralelde takılıp durdukları noktaları da izleyebiliyoruz. Ulus devlet yapısının mevcut toplum ve siyasi erk üzerinde öğretilmiş kalıpların dışına çıkamama sorunsalının ana nedenleri hakkında fikir edinebiliyoruz. 70'lerin Türkiye'sinden bugüne ekonomik problemlerin siyasi kararlar ve egemen olan üzerindeki baskısının da günlük politikalar üzerinde ne denli belirleyici olabildiğini de görebiliriz. Tüm bu olayları gün be gün yaşarken farkına varamadığımız kaçırdığımız detayların günümüz siyasetini belirleyen kriterler olduğunu okudukça anlıyoruz. Ülke siyasetinin sadece içeriden değil artık küreselleşme diye tabir edilen sosyal ve ekonomik açılımlarla zincirleme reaksiyonlarının Türkiye' yi bir demokrasi sınavı ile sınamak istediğini de çıkarabilirsiniz bu satırlardan.

Tekrarlayıp durduğumuz siyasi klişelerin cümle içindeki yerlerini değiştirerek politik revizyon yapılabileceğini sanmanın, üretmeden ilerlenebileceğini düşünerek her krizde dış düşmanlar paranoyasını ortalığa yayıp başları kuma gömerek siyaset yapma döneminin geçtiği günlerdeyiz. İstenilen düzeyde olmasa da bilinç düzeyi giderek yükselen bir toplum için yeni fikirler sunamayan politikalarla "Korkunç" kaç otuz yıl daha geçirebilirsiniz? Bir düşünün derim.

2009 Şubat ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
Siyasi tarihin dikenli yolları

21 Ocak 2011 Cuma

KARAKTER TACİRİ - ŞEBNEM ŞENYENER

Şebnem Yener- Karakter Taciri romanı eleştiri yazısıdır.

FAİLİ MALUM BİR CİNAYETİN ANATOMİSİ
Polisiye roman deyince ilk aklımıza gelen, gizemli ev sahipleri, şehvetli aşıklar, entrikacı kuzenler v.s. otuz iki kısım tekmili birden Agatha Christie efsanesi hala capcanlı satırlarla hafızalarımızdaki yerini korurken "Katil Uşak" klişesine hiç yakalanmadan tüm ezberlerimizi unutturarak bizi şaşırtan tersine bir cinayetin anatomisiyle bir modern zaman polisiyesi okumak isteyenlere, Şebnem Şenyener komplike bir New York aksiyonunda yeniden merhaba diyor. Uzun zamandır Amerika'da yaşayan yazarın dördüncü romanı "Karakter Taciri"nde daha önce Dansözün Ölümü ve Bir Türk Casusunun Anıları' ndan aşina olduğumuz, gerçek bir olgu ya da nesneden yola çıkarak kurgulanmış fantastik bir metinle karşılıyoruz. Günümüzün karmaşık, çözülmüş metropol insanlarına güvenlik fobisi yükleyen bir şehrin yüzünü bize tanıtırken anlatıcı olarak okuyucularının yakından tanıdığı dedektif Simontaut karakterinin  gözünden izliyoruz tüm olup biteni.

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen birkaç polisiye olayı çözmekle görevlendirilen, biri edebiyat meraklısı dedektif Poe ve kelebek koleksiyoncusu dedektif Joe'nun heyecan dozu yüksek bir maceranın başında olduklarının henüz farkında değilken, altmış üç cinayetin faili seri katil Mat'ın çekinmeden ilan ettiği bir sonraki cinayetinin kurbanı enteresandır ki Poe'nun çocukluk arkadaşı, satranç şampiyonu Rafael Şahzabel olacaktır. İki kafadar dedektif, bir yandan da amirleri ile yaşadıkları sorunlarla uğraşmaktadırlar. Tüm bu olan bitenin içinde şampiyon satranç ustası Raffael 'in ilk kez gelişmiş bir bilgisayar olan "Garip" ile karşılaşma yapacağı duyurulur. Bu makineyi tasarlayan şirketin ise ilham aldığı satranç otomatı ,onsekizinci yüzyılda yapılmış efsane makine "Türk" de o sırada aynı yerde sergilenecektir. Katili kontrol altına almaya çalışan dedektifler aynı zamanda, Raffael ve sevgilisi Caissa'nın , tehditler karşısındaki soğukkanlılığına şaşıradursunlar, şampiyonun teknoloji harikası "Garip"e ikinci karşılaşmada yenilmesiyle olaylar bambaşka bir boyuta taşınır. Tam da bu noktada Newyork'da teknoloji karşıtı bir grup olan "Tudd" yanlıları, geri planda bunu yer yer eyleme dönüştürüp polisin başına bela olan topluluk olarak bir kenara yazarsanız, bu romanın sorunsalının ortaya koyduğu karşıtlıkları yan hikayelerle nasıl mükemmel bir biçimde desteklediğini ve bu noktada durup düşünmemiz gerekeni gözlerimizin önüne açıkça serdiğini fark ederiz. Gelişmiş bir bilgisayar olan "Garip" e yenilen Raffael Şahzabel, o günden sonra hızlı bir değişime   uğrayarak, zeki, metanetli, gururlu bir kahramandan zavallı, zayıf ve eylemsiz bir anti-kahramana dönüşerek hızla  her şeye yabancılaşır.

Romanın genel kurgusuna baktığımızda gerek karakterlerin isimleri, çelişkili ifadeleri hatta ani ve trajik kaçışları ile yansıttıkları anlamsızlıklar, absürd metinlerde sıkça rastladığımız öğeler. Bir yanıyla da modern çağ insanının makineleşme ve endüstrileşme ile birlikte geçen yüzyılın ikinci yarısından bu yana sistemli bir şekilde yalnızlaştırılmasının bilinçaltında yarattığı çözülmeleri, Raffael karakterinin üzerinden rahatlıkla gözlemleyebiliriz. "Garip" adlı bilgisayarın karşılaşmayı garip bir biçimde galip olarak  bitirmesi hiç kuşkusuz kafalarda soru işaretleri yaratsa da hem onun hem prototipi kabul edilen "Türk" adlı satranç otomatının sakladığı sırları burada ifşa edip de siz okuyucuları şimdiden hayal kırıklığına uğratmak niyetinde değilim elbette. Ancak "Garip" ve "Türk"ün ,yapay zekanın kutsanması adına kilisede vaftiz edilmesi gerçekten kurgusal da olsa uç bir düşünce olsa gerek. Yazarın, insan zekasının yüceltilmesi konusunda "Tudd" yandaşları  ile işbirliği yaptığı sonucu çıkarılabilir mi? Bunu göreceğiz. Raffael'in yaşadıkları,  yeni dünya düzeninde makineleşmenin birey ve toplum üzerindeki yoğun baskısının  bir mikro örneği midir? Onun, insan zekasının onurunu korumak adına bu karşılaşmadan mağlup ayrılmasıyla beraber ruhunda yaşadığı depremler olayları hiç beklenmeyen bir noktaya sürüklerken, içinde bir yerlerde kendini sakladığı hücreden yine kendi çabasıyla çıkıp küllerinden  yeniden doğması, insanın kendini yenileme, yeniden var etme gücüne de bir güzelleme olan "Karakter Taciri" nin ortak izleğidir.

2008 Aralık ayında yayınlanan Milliyet Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
Kahraman santranççı makineye karşı

18 Ocak 2011 Salı

EBEVEYN BANYOSU !

Yıllar önceydi… Güzel İstanbul’umun bayağı bir hırpalandığı ama devasa şantiye hallerine girmediği zamanlardı. Milenyum a giriyoruz diye aylar öncesinden heyecan yapıp hazırlandığımız Türk usulü yeni yıl eğlencesi için bir arkadaşımın adıyla sanıyla ünlü ama belediyenin unuttuğu :) bir site yerleşimine doğru yol alırken bir yandan da yolu kaybetmemek için pür dikkat kesilmiş ilerliyorum. İkinci köprü trafiğini aşıp çıkacağımız sapaktan kazasız belasız geçip onları telefonla arayacağım noktaya geldim .Geldim de etrafa bakınıp şöyle bir inceledikten sonra tekin bir mevki olmadığına karar verip kapıların kilidini tekrar kontrol ettim, şansım varmış ki 100m kadar yolum kalmış. Aldığım tekmille köyden hallice sokaklardan geçerken birden kocaman beton duvarlarla çevrili iki geniş kapıdan mütevellit devasa site girişine gelmişim bile. Allahım! şükürler olsun! Sonunda medeniyet…Hem de ne medeniyet…Potansiyel yılbaşı şüphelisi gibi arabanın ön camına hönk diye indirilen demir çubuğun gölgesiyle birden irkiliyorum. Ne oluyo? dememe kalmadan zebellah gibi iki adam pencerenin önünde bitiveriyor.

Tam, Hayrola vukuat mı var? diyecektim ki, kibarca ,hangi bloğa kimlere geldiğimi ,niye bu kadar geç kaldığımı,bekleyenlerin ağaç olup yılbaşı çamına dönüştüklerini söyliverdi daha irice olanı ! :) Yok, ilk sorudan sonrası benim hayal gücüm tabi olarak …, Ardından kimlik, ehliyet, vs. herhangi bir şey bırakmam gerektiğini söyleyerek devam etti. El mecbur ! Kimlik yoksa giriş de yok ! İstediklerini aldılar,demir çubuğu arabanın üstünden kaldırıp lütfedip kapıyı açtılar. Haklarını yemiyeyim, bloğa inen yolu da aynen tarif ettiler ki o da şöyle afili bişeydi yanılmıyorsam…”Hanımefendi,şimdi spor kompleksi sağda kalacak şekilde tenis kortlarına doğru ilerleyip B havuzunun tam karşısındaki kapalı otopark a aracınızı park edebilirsiniz…E sağ olun! da yazsaydınız yahu! Onca tesisi aklım da tutup bloğu da bulursam valla IQ testi yaptırıcım yeniden. Hani bi artış var mı diye :)

Güç bela otoparkı bulup park yaptım güzelce, eh artık başarımdan ve cesaretimden dolayı kendimi tebrik edeyim değil mi… O da ne, yanlışlıkla kuzey kutup dairesi içinde mi bu site ? paralel evrende şehir değiştirdim de haberim mi yok? Hani yine de tarafsız bir yorumla ben diyeyim -5 siz diyin -8…Bırrrrrrr…donuyorum, e bizim mahalle de hava bu değildi yahu ne oluyoruz ! ben yoldayken Balkanlardan ani dağ rüzgarları geldi de ben mi duymadım!

İnsem bi türlü inmesem kalorifer olsa ısıtmaz burayı :)

Kaçarcasına koşarak apartmana pardon bloğa girdim. Oh be! Çık çık taaaaa … 6.kat.. GELDİM geldim ben geldim…Canım arkadaşlarım…Sanki yola çıkalı yıllar oldu,dağlar tepeler aştım nihayet teşrif ettim…Hoş beş selam faslı bitince, adettendir diye evi gezmeye başladık. Şurası mutfak, şurası çocuk odası, derken e burası da ıvır zıvır odası… derken yatak odası veeeee ta tammm burası da evin en afili kısmı… Ebeveyn Banyosu! Nası yani? Odanın içinde banyo… Peh peh.. lükse bak, Aman da gece gece uyanmışım, fazladan üşenmişim ki koridoru geçmeye ne hacet artık,, işte sana lavabo, tuvalet, bir de kabinlimabinli banyo,hem de en lüküsünden …Diğer yerleri geçtim di amma ..bir orada takılı kaldım…E zaman şimdiki zaman değil ki 1artı bire bile ebeveyn banyosu konulduğu modern zamanlar gelmemiş henüz…

Bugün anlıyorum ki teknoloji, sosyolojiden çok daha hızlı yol alıyor… Hatta yön veriyor, Şöyle şöyle davranın, burada yüzüp şurada yemek yiyin… Saunada terlemeden sakın eve dönmeyin ! diye beynimize çaka çaka bizi, çevremizi, değerlerimizi her şeyi , her şeyi değiştiriyor dönüştürüyor. Biz şaşkına dönmüş bir vaziyette hem çok istiyor hem para yetiştiremiyoruz. Tüket tüket bitmiyo… Harca harca yetmiyo… e olan bize oluyo. Topluca bir yetersizlik duygusu bir gizlenmiş buhran bünyeye rahat vermiyo… Büyük şehir insanı, büyük olur isyanı. diye diye psikiyatristlerin yolunu tutup antidepresanlarda çare arıyoruz…. Önce kesip kırıp yok edip sonra yer yok diyoruz. Denizleri bitirip balık istifi havuzlara özeniyoruz. bir de aman bizden önce kapmasınlar diye kuyruğa giriyor hal hatır sorulunca nerde para diyoruz. İlginç insanlarız vesselam.

Şimdilerde 3.köprüydü yeni İstanbuldu derken yeniden bir havalara giriyoruz ki sormayın. İstanbul önce Edirne ye şimdi Karadeniz e doğru başını aldı gidiyo… Tutabilene aşk olsun. Şimdiden hazırlanın… 3 e alıp 5e satarız. Sevdalısı çok bu aralar acele edin, manzaralı köşelerden yer tutun, ebeveyn banyosunu da aman unutmayın !

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More