This is default featured post 1 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 2 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 3 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 4 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 5 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

17 Şubat 2011 Perşembe

CİHANGİR’DE BEKLE BENİ !

Canım İstanbul’umuzun geçen yıllarla birlikte mutenalığından hiçbir şey kaybetmemiş semtlerini tenzih ederek başlamak istiyorum yeni yazıma…

Sokakta manasız ve boş çocukça koşuşturmalar yaptığımız yılları ansam bir türlü anmasam içim sızlar…Nostalji yaparak geçen yaşlarımı da hatırlayarak hüzünlenme modunda hiç değilim! Ama ne çok şeyin değiştiğini de söylemeden geçemeyeceğim yine. Anlayacağınız iflah olmaz bir mazi severle karşı karşıyasınız. Ancak, zamane lugatine de büsbütün uzak kalacak kadar ihtiyarlamadığımı da belirtmeden geçmeyeyim, Olur a ! bir gün karşılaşıp tanışırsak “bizi fena keklemişsin” diyeceklere de uygun ortam yaratmayalım :)

Neyse Efenim, mevzumuz bu değil… şartlar gereği kendi adıma son birkaç yılın TV izleme rekorunu da kırmak üzereyim üzerime afiyet! Malum ev rutini. Zira onun yeri ayrı. Sabah 08.00 açılış ve Bayrak töreni (pardon o 80’lerdeydi değil mi!) sonrası su gibi…24 gibi kapanışı yapıyor ve yatakta beynim sulanmış bir vaziyette her şeyi çorbaya çeviriyor ,rüyalarımı kabusa dönüştürüyorum…

Kabuslarımda Ali Kaptan ve Caroline beni evimden attırıp çocuğumu da nüfuslarına geçiriyor, Mete ye müzik öğretmeni olmam için tehdit ediyorlar… Kabul etmezsem tam yüz kez “Helvacı helva” yı dinleteceklerini söyleyip sandalla denize açılıyorlar… Oh! Kurtuldum derken, çilemin daha dolmadığı fısıldanıyor gaipten. Birden irkiliyorum, karşımda Hürrem! Tanrım o ne diksiyon! “Sülüman nerede ? diye bana soruyo. Nereden bileceksem? Mahidevran Kaşıkçı Elmasını mı ne çalmış, döne dolana onu arıyo…

Sabah olup ,gerçek boyutuma dönünce kahvaltı sonrası gazetelere dalıyor ve ülkemin gerçek gündemine odaklanıyorum. Ama ne gündem! Kameralar flaşlar yine oyuncuların peşinde… 90ların gözde mekanları gece kulüpleri diskolar, Ortaköy den, deniz kenarından şehrin içine kaymış, cümle alem hep burada. Sanırsın, bit pazarına nur yağmış…10 yıl öncesinin kenar mahalleleri değerlenmiş, bohemyaya kucak açmış :) … Beyaz camın aktörleri aktristlerini yakından görmek isteyenlerin yolu artık buradan geçiyor. Paparazzilerimiz! 7-24 nöbette, bakkala çakkala eşofmanla giden ünlüleri makyajsız yakalama derdinde :) Bu yüzdendir ki gazete sayfaları eli poşetli şanlı şöhretli yıldız kaynamakta!

Yazarı, senaristi, yönetmeni, oyuncusu… Her kaldırımda bir masa, her masa da bir ünlü! Ya da kendini ünlenmiş sanıp sağa sola klark çeken jön kardeşlerimiz ! Nasıl bir ego fırtınası var ortamda anlatamam…Sanırım bu şan şöhret yüklemesi emlakçıları harekete geçirmiş olacak ki birkaç yıl önce dönüp yüzüne bakmadığınız binalar tek tek elden geçirilmiş, allanıp pullanıp camianın beğenisine sunulmuş. Öyle hafife almayın, kapanın elinde kalıyor bu aralar. İstanbul’un yeni eğlence-sanat merkezi artık buralar…
Ama nereye kadar ?

15 Şubat 2011 Salı

MERAKLIYIZ VESSELAM !

Yıllar, yıllar önceydi…
Henüz, yüz bilmem kaç kanallı led tv ler yoktu hey hat… Gel gör ki milletçe dedikodu merakımızın şimdikinden hiç de az olmadığı günlerdi… Magazine ilgimiz yeni yeni şekillenirken sevgili Acun un spor programı arası futbolculara geyik sorular sormaya başladığı o gecelerle birlikte İstanbul’un gece hayatına olan ilgimizin tavan yapması aynı dönemlere rastlar.

Sonra nasıl olduysa yuvarlana yuvarlana büyüyen kartopu misali, bir kaçma kovalama modası başladı ki bitirebilene aşk olsun. Gün bu gündür hali pür melalimiz de apaçık ortadadır… Ne doymak bilmez bir merakımız varmış ki Levent Kırca ağabeyimiz “Maraba Televole” den oluşan sadece 2 kelimelik o sihirli cümleyle beyaz ekrandan hepimizin kanına girivermiş. Sonrası, bildiğiniz çorap söküğü işte… Magazin, haber bültenlerine de dahil olup bütün hayatımızı çepeçevre sarmalayıverdi…

Önce Futbolculara sonra sosyetik mekanlara, onların müdavimlerine, popçulara derken yeni merak objemiz de çok geçmeden belli oldu… Artık milletçe toptan oyunculara sarmış durumdayız… Öyle ki zamanında “doktor, mühendis ol, evladım” diyen milyonlarca ana-baba nın bile yüzyıllık tercihleri rüzgarın estiği yöne dönüverdi… Artık herkes çocuğu oyuncu olsun, reytingi tavan yapmış bir diziye kapağı atsın, milyarlarca liralık reklam anlaşması yapsın diye fırsat kollar oldu. Konservatuarlar hayatlarının en yüksek reytingini alıyor, daha ne olsun ? Diyeceğim, ama buralarda her şeyin miyadı çabuk doluyor. Gün olur devran döner, dizi fırtınaları yurt üzerindeki etkisini azaltınca garantici özümüze bir çırpıda dönüverir, devlette bir memuriyet kıvamına da geliveririz.

Öyleyiz biz… Milletçe tantanayı severiz, az biraz sakinleşiverdi mi ortalık, yeni patırtıyı çıkartmakta hiç zorluk çekmeyiz… O sebepledir ki haber bültenlerimiz bile renklidir bizim, o gün kayda değer hiçbir şey yoksa da aklıevvelin biri günü şenlendirecek modası geçmiş bir Boğaz Köprüsü intihar şovuyla boşluğu dolduruverir. Trafik tıkanır, herkes izlemeye koyulur malzeme bayat, hayat ise yeterince tatsızdır… Hiç değilse birkaç dakikalık aksiyonla günü kurtarmak şarttır !

12 Şubat 2011 Cumartesi

ERKEKLİK İMKANSIZ İKTİDAR – SERPİL SANCAR

Erkeklik İmkansız İktidar - Serpil Sancar kitap eleştiri yazısıdır.İKTİDAR KİMİN ELİNDE ?

Sosyolojinin bir bilim dalı olarak kabulünden bugüne dek geçen sürede hakkında en çok araştırma yapılan konulardan biri de cinsiyet ayırımcılığıdır. Toplumsal hayatı var eden iki farklı cinsiyet olarak öncelikle kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıklardan başlayıp yüzyıl değil binyıllardır uç uca eklenerek büyüyen ve kendini üreten erkek hegemonyasının varlığı söz konusu iken kadınların bu sanal yarışta bayrağı nerede kaptırdıklarını tartışmaları da bir o kadar doğal.

 
Serpil Sancar, ”Erkeklik:İmkansız İktidar” ı yazarken ne zaman başladığı bile hatırlanmayan bu mücadelenin akıllara takılan bir çok ayrıntısını açıklamaya çalışmış. En nihayetinde bu problemin küresel bir sorun olarak dünya gündeminde hep var olduğunu sadece coğrafik faktörlerin düşünce sistemleri üzerindeki ve yaşam biçimlerindeki farklılıkların konunun algılanma oranlarını değiştirdiğini söylüyor.
 
Eski çağ toplumlarının arkeolojik çalışmalarla belirlenen sosyo-kültürel hayatları hakkında ki savı daha çok anaerkil düzenin kadının doğurganlık üstünlüğüyle beslendiği idi. Bunun yanı sıra çok tanrılı inanç sistemlerinin ve mitlerin de etkisiyle anaerkil ve ataerkil düzenin çağın toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda zaman içinde yer değiştirerek etkinleştiği de kabul gören bir inançtır.
 
“Erkeklik” kavramı kimi tezlere göre “öz” den bazılarına göre ise sonradan inşa edilen, üretilen ve içi doldurulan, ideallere, sosyal çevreye ve geleneklere göre şekillenen bir olgudur. Yazarın özellikle idealize edilmiş erkek tipleri ve üretilen prototipler hakkında birçok sosyal sınıftan erkekle yaptığı görüşmelerin yanı sıra pek çok karşılaştırmalı yoruma da yer verdiğini görmek konunun aslında ne kadar zor olduğunu anlayabilmemiz için gereklidir.
 
Batı ve Doğu düşünce sistemleri arasında bu tarz yorumlar içeren kitap, örneklerle birlikte farklı söylemlere de yer verip tek tip bir görüş tehlikesini ortadan kaldırmış. Cinsiyetin biyolojik ve toplumsal boyutlarını ayrıntılı olarak ele alıp incelerken konuyu çok farklı açılardan değerlendirecek alt başlıklar açarak çerçeveyi olabildiğince geniş tutmuş. Serpil Sancar daha çok cinsiyetler ve kadın sorunları üzerine çalışmalar yapan bir akademisyen. Ve bu anlamda dünya üzerindeki yerleşik kültürlerde bunun gibi sosyal problemlerin nasıl alımlandığı ve çözüm önerileri konusunda doğal olarak popülist söylem ve yaklaşımlardan kaçınan bir tarzı var.
 
Toplumsal üretim olarak erkeklik ve dişilik kavramlarının ülkemizde biyolojik üstünlük ya da eksiklik olarak düşünüldüğü söylenebilir. Yazara göre toplumsal baskı ve geleneksel yaşam süreci içinde “inşa edilmiş” ve özellikle erkeğe atfedilen birtakım sosyal roller ile birlikte geliştirilip yüceltilen bir kimlik olarak ortaya sürüldüğü savunuluyor. Kitap zaten bu anlamda feminist bir okuma yapmaya zorlasa da yazarın çoklu örnekleri ve görüşme için seçtiği erkek profillerinin geniş bir sosyal tabana yayılması böyle bir dayatmanın gerçekleşmesine imkan tanımıyor. Kendini daha en başta fiziksel üstünlüğü ile tanımlayan bir erkek kimliğini coğrafik, kültürel, etnik ve sosyal kimlikleriyle birlikte görmeye çalışmış bunu yaparken kapitalist düzenin “üretilen erkeklik “olgusuna kattığı ya da tam tersine eksilttiği tarafları da alt metinlerde görmenizi sağlamıştır.
 
Kitapta bulunan yorum ve örnekler, özellikle içinde yaşadığımız toplumda değişik sosyal tabakalardan erkeklerin babalık, askerlik, milliyetçilik rollerini nasıl değerlendirdikleri ve özümsedikleri konusunda ayrıntılı ve değerli bilgiler içeriyor. Batı ile Doğu arasında konum olarak arada kalmış farklı etnik ve dinsel kimlikleri barındıran bir ülkede ahlaki ikiyüzlülüğün boyutları konusunda da şaşırtan cümleler okuyacaksınız. Kültürel altyapı olarak aslında oldukça zengin bir birikime sahip olup da doğuştan belirlenen rollerin cinsiyetler arasında giderek nasıl bir uçurum yarattığına şahit olurken aynı zamanda düşüneceksiniz. Bu anlamda yazar, toplumsal önyargılar ile eğitimsizlik birleşince doğal yollarla oluşan bu erkeklik imgesinin hiyerarşik bir üstünlüğe dönüşmesi konusunda feminist bir yaklaşım sergilemese bile aldığı cevapların bizi hangi yöne götüreceği gayet açık.
 
Kitapta kadınlar lehine umut veren gelişmelerde göz ardı edilmemiş. Özellikle Avrupa’da kadın hareketleri ve “profeminist” erkekler konusunda geniş bilgiler mevcut. Şimdi değilse bile gelecek yıllarda sürdürülen akademik çalışmaların kadınların sosyal problemlerine ve cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkan ve bu konularda ki çalışmalara aktif olarak katılan erkek varlığı da yadsınamıyor olsa da henüz yolun başında gibiler.
Dünyanın neresinde olursa olsun kadına bakış konusunda sınıfsal farkların mı yoksa daha çok bireysel fikirlerin mi etkin olduğu konusu yoruma hala açık. Yazarın görüştüğü profillerin söylemlerinde bu anlamda şaşırtıcı fikirlere de rastlanmıyor değil! Ait oldukları tabanın düşünce yapısına uymayan (olumlu ya da olumsuz) radikal düşüncelere sahip olan erkekler de var.
 
Sonuç olarak kitap akademik bir çalışmanın ürünü ve didaktik bir söylem ve üsluba sahip. Bunun doğal sonucu diline de yansımış standart yaklaşımlar içermiyor. Gerçeklerden bahsediyor.Sosyolojik terimlerin sıkça kullanıldığı keskin bir dili var. Popüler kültüre ait çıkarımlar üretmekten yana olmaması konunun ciddiyetine dikkat çekmek açısından olumlanacak bir tercih.
 
Modern zamanların en can sıkıcı eylemlerinden biri olarak birbirimizi kadın, erkek, işçi, patron, feminist, pesimist … gibi yüzlerce etikete sığdırmaya çalışmadan önce biçime değil öz’ e odaklanmanın önemini anlayabildiğimiz zaman tüm insanlık vasıflarımızı canlandırabileceğimiz yeni bir çağ başlayacak. Şu ana dek kaybedilen ne varsa yerine koyabilmek için ise henüz geç kalınmış değil.
 
2009 Ağustos ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
İktidar kimin elinde acaba!

10 Şubat 2011 Perşembe

NOT: SENİ SEVİYORUM – CECILIA AHERN

Not: Seni Seviyorum - Cecilia Ahern kitap eleştirisiASLINDA HEPİMİZ YALNIZIZ…

Trajik sonlarla noktalanan romanlar oldum olası canımı sıkmıştır. Sayfalarca hayal ettiğim karakterlerin Hayat yolundaki “Mutlu Son” larını görmeden biterse o hikaye, ben de yarım kalmış gibi olurum. Eski Türk filmlerinin beklenen final sahneleri nasıl yer etmişse benliğimde o günlerden kalma bir alışkanlıkla hep aynı mutlu yüzleri görmek isterim. Oysa gerçekler romanlarda da olsa herkes için adil sonlar hazırlamıyor işte.

“Not:Seni Seviyorum” böyle bir kaderin genç bir kadının hayatını hızla sürüklendiği bir bunalımdan yeniden günışığına çıkarma mücadelesini anlatıyor. İrlanda’ lı yazar Maeve Binchy’ nin son on yılda beyaz dizi tadında ki romanlarının ardı arkası kesilmeden yine İrlanda’dan romantik bir kadının hüzünlü hikayesini yazan Cecelia Ahern’ le bir tanışın derim. Yazar, romanının 2008 yılında beyazperde de ciddi bir gişe başarısı elde eden filminden ve senaryodan ne kadar memnun kaldı bilemem ama kitap olarak ülkemizde yayınlanan ilk eseri bu değil.Daha önce de “Keşke Beni Görebilsen “isimli bir kitabı daha Türkçe’ ye çevrilmiş.
 
“Not:Seni Seviyorum”, genç yaşta kaybettiği kocasının ardından hangisinin gerçek son’ u yaşadığına karar vermek durumunda olan Holly’ nin zorlu ve romantik hikayesi. Hayat yepyeni sürprizleriyle onu sürüklemeye devam ederken ortada kalan planlar, artık biz olmaktan ben olmaya devrolan sevimsiz bir miras gibi onu beklemektedir. Ne var ki onu çok iyi tanımış olan Gerry, ölümünden önce travmalarını zekice bir öngörüyle fark etmiş ve hayata yeniden tutunabilmesi için ilginç bir yol seçmiştir.
 
Holly’ nin bitik bir ruh hali ile başlayan hikaye, Gerry’ nin mesajları ile ölümünü kabullenme ,bocalama evreleriyle devam eder. Zorluklara karşı durma ya da akışına bırakmak arasında sıkıştığı ikilem Holly’ nin sevdiklerinin de yardımıyla aşabileceği bir durum mudur ? Bunu okurken göreceksiniz.
 
Yazar; dili akıcı ve rahat okunan bir metin sunuyor ve ana karakterin yas evrelerini adım adım takip ederken empati kurmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Bu anlamda her şey çok gerçek. Cecelia Ahern kısa sürede elde ettiği başarıyı yadsıyamıyoruz. Çünkü insanın romantik kodlarını çözmenin satış rakamlarına eklediği sıfırların da sırrı bu sanki.Roman karakterleri çok fazla hayatın içinden,idealize edilmiyor,kusurları ve zaaflarıyla satırlara dahil oluyorlar.Bu tarz kitaplar okunması kolay ancak dil konusunda akıcılığı sağlayamıyor okurla direkt ilişkiyi en başında kuramıyorsa hikaye ne kadar etkileyici olursa olsun okur pek şans tanımıyor. Bu noktada yazarın Holly karakteri üzerinden izlediği yas süreci aynı zamanda hayatta insanın ne kadar yalnız olduğu ana fikrine de göndermeler yapıyor. Yan karakterlerin de gerçekliği gündelik hayatın ayrıntıları ve sadeliği romanın sürekliliğini ve rahat okunmasını sağlayan diğer unsurlar.
 
Daha çok Akdeniz ve Ortadoğu toplumlarına özgü sandığımız belirgin yaşam ve davranış biçimlerinin ya da aile ilişkilerinin girift durumunun Kuzey Avrupa ülkelerinde rastlayabilmek de romanın şaşırtan yanlarından biriydi. Holly’nin aile ve arkadaş çevresinin en başından itibaren giderek artan samimi çabaları insanlık dersi gibi.
 
Büyük bir kayıptan yeni bir hayat çıkarabilmenin, gerçeklerle yüzleşebilmenin yolunu Gerry öğretecek Holly’e. Bunu yaparken onu sarsmadan adım adım cesaretlendirmeye çalışarak yepyeni bir kadına dönüştürmeyi ne ölçüde başarabilecek ? Holly kendini yeniden keşfederek,korkularıyla başa çıkabilmesi için karşısına çıkan fırsatları kullanabilecek mi? Cevapları okuyarak bulacaksınız ama eski eşinin ölümünden önce hazırladığı sürprizler onun aleyhine döner ve bu kaybı kabullenme adına bocalarsa nasıl bir yol izlerse izlesin tüm sonuçlar insana mahsus.
 
Basit Bir hikaye gibi görünse de “Not: Seni Seviyorum” okurla arasına mesafe koymadan, bir son ile merhaba deyip sonlara doğru yeni bir yaşam ümidiyle farklı bir şeyler hissettiriyor. Filmini izlemeyenleri daha şanslı bulduğumu söylemeden edemeyeceğim. Orijinal metinlerden aldığım tadı senaryolaşma sürecinden sonra bulamayanlardanım ben de. Bu sebeptendir ki; Avrupa’nın serin ülkesi İrlanda’dan sıcak bir kitap okumak ve bolca hüzünlenmek isteyen herkese tavsiyemdir Holly’ nin öyküsü…
 
2009 Temmuz ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
Aslında hepimiz yalnızız...

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More