İKTİDAR KİMİN ELİNDE ?
Sosyolojinin bir bilim dalı olarak kabulünden bugüne dek geçen sürede hakkında en çok araştırma yapılan konulardan biri de cinsiyet ayırımcılığıdır. Toplumsal hayatı var eden iki farklı cinsiyet olarak öncelikle kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıklardan başlayıp yüzyıl değil binyıllardır uç uca eklenerek büyüyen ve kendini üreten erkek hegemonyasının varlığı söz konusu iken kadınların bu sanal yarışta bayrağı nerede kaptırdıklarını tartışmaları da bir o kadar doğal.
Serpil Sancar, ”Erkeklik:İmkansız İktidar” ı yazarken ne zaman başladığı bile hatırlanmayan bu mücadelenin akıllara takılan bir çok ayrıntısını açıklamaya çalışmış. En nihayetinde bu problemin küresel bir sorun olarak dünya gündeminde hep var olduğunu sadece coğrafik faktörlerin düşünce sistemleri üzerindeki ve yaşam biçimlerindeki farklılıkların konunun algılanma oranlarını değiştirdiğini söylüyor.
Eski çağ toplumlarının arkeolojik çalışmalarla belirlenen sosyo-kültürel hayatları hakkında ki savı daha çok anaerkil düzenin kadının doğurganlık üstünlüğüyle beslendiği idi. Bunun yanı sıra çok tanrılı inanç sistemlerinin ve mitlerin de etkisiyle anaerkil ve ataerkil düzenin çağın toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda zaman içinde yer değiştirerek etkinleştiği de kabul gören bir inançtır.
“Erkeklik” kavramı kimi tezlere göre “öz” den bazılarına göre ise sonradan inşa edilen, üretilen ve içi doldurulan, ideallere, sosyal çevreye ve geleneklere göre şekillenen bir olgudur. Yazarın özellikle idealize edilmiş erkek tipleri ve üretilen prototipler hakkında birçok sosyal sınıftan erkekle yaptığı görüşmelerin yanı sıra pek çok karşılaştırmalı yoruma da yer verdiğini görmek konunun aslında ne kadar zor olduğunu anlayabilmemiz için gereklidir.
Batı ve Doğu düşünce sistemleri arasında bu tarz yorumlar içeren kitap, örneklerle birlikte farklı söylemlere de yer verip tek tip bir görüş tehlikesini ortadan kaldırmış. Cinsiyetin biyolojik ve toplumsal boyutlarını ayrıntılı olarak ele alıp incelerken konuyu çok farklı açılardan değerlendirecek alt başlıklar açarak çerçeveyi olabildiğince geniş tutmuş. Serpil Sancar daha çok cinsiyetler ve kadın sorunları üzerine çalışmalar yapan bir akademisyen. Ve bu anlamda dünya üzerindeki yerleşik kültürlerde bunun gibi sosyal problemlerin nasıl alımlandığı ve çözüm önerileri konusunda doğal olarak popülist söylem ve yaklaşımlardan kaçınan bir tarzı var.
Toplumsal üretim olarak erkeklik ve dişilik kavramlarının ülkemizde biyolojik üstünlük ya da eksiklik olarak düşünüldüğü söylenebilir. Yazara göre toplumsal baskı ve geleneksel yaşam süreci içinde “inşa edilmiş” ve özellikle erkeğe atfedilen birtakım sosyal roller ile birlikte geliştirilip yüceltilen bir kimlik olarak ortaya sürüldüğü savunuluyor. Kitap zaten bu anlamda feminist bir okuma yapmaya zorlasa da yazarın çoklu örnekleri ve görüşme için seçtiği erkek profillerinin geniş bir sosyal tabana yayılması böyle bir dayatmanın gerçekleşmesine imkan tanımıyor. Kendini daha en başta fiziksel üstünlüğü ile tanımlayan bir erkek kimliğini coğrafik, kültürel, etnik ve sosyal kimlikleriyle birlikte görmeye çalışmış bunu yaparken kapitalist düzenin “üretilen erkeklik “olgusuna kattığı ya da tam tersine eksilttiği tarafları da alt metinlerde görmenizi sağlamıştır.
Kitapta bulunan yorum ve örnekler, özellikle içinde yaşadığımız toplumda değişik sosyal tabakalardan erkeklerin babalık, askerlik, milliyetçilik rollerini nasıl değerlendirdikleri ve özümsedikleri konusunda ayrıntılı ve değerli bilgiler içeriyor. Batı ile Doğu arasında konum olarak arada kalmış farklı etnik ve dinsel kimlikleri barındıran bir ülkede ahlaki ikiyüzlülüğün boyutları konusunda da şaşırtan cümleler okuyacaksınız. Kültürel altyapı olarak aslında oldukça zengin bir birikime sahip olup da doğuştan belirlenen rollerin cinsiyetler arasında giderek nasıl bir uçurum yarattığına şahit olurken aynı zamanda düşüneceksiniz. Bu anlamda yazar, toplumsal önyargılar ile eğitimsizlik birleşince doğal yollarla oluşan bu erkeklik imgesinin hiyerarşik bir üstünlüğe dönüşmesi konusunda feminist bir yaklaşım sergilemese bile aldığı cevapların bizi hangi yöne götüreceği gayet açık.
Kitapta kadınlar lehine umut veren gelişmelerde göz ardı edilmemiş. Özellikle Avrupa’da kadın hareketleri ve “profeminist” erkekler konusunda geniş bilgiler mevcut. Şimdi değilse bile gelecek yıllarda sürdürülen akademik çalışmaların kadınların sosyal problemlerine ve cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkan ve bu konularda ki çalışmalara aktif olarak katılan erkek varlığı da yadsınamıyor olsa da henüz yolun başında gibiler.
Dünyanın neresinde olursa olsun kadına bakış konusunda sınıfsal farkların mı yoksa daha çok bireysel fikirlerin mi etkin olduğu konusu yoruma hala açık. Yazarın görüştüğü profillerin söylemlerinde bu anlamda şaşırtıcı fikirlere de rastlanmıyor değil! Ait oldukları tabanın düşünce yapısına uymayan (olumlu ya da olumsuz) radikal düşüncelere sahip olan erkekler de var.
Sonuç olarak kitap akademik bir çalışmanın ürünü ve didaktik bir söylem ve üsluba sahip. Bunun doğal sonucu diline de yansımış standart yaklaşımlar içermiyor. Gerçeklerden bahsediyor.Sosyolojik terimlerin sıkça kullanıldığı keskin bir dili var. Popüler kültüre ait çıkarımlar üretmekten yana olmaması konunun ciddiyetine dikkat çekmek açısından olumlanacak bir tercih.
Modern zamanların en can sıkıcı eylemlerinden biri olarak birbirimizi kadın, erkek, işçi, patron, feminist, pesimist … gibi yüzlerce etikete sığdırmaya çalışmadan önce biçime değil öz’ e odaklanmanın önemini anlayabildiğimiz zaman tüm insanlık vasıflarımızı canlandırabileceğimiz yeni bir çağ başlayacak. Şu ana dek kaybedilen ne varsa yerine koyabilmek için ise henüz geç kalınmış değil.