This is default featured post 1 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 2 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 3 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 4 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

This is default featured post 5 title

Go to Blogger edit html and find these sentences.Now replace these sentences with your own descriptions.This theme is Bloggerized by Lasantha Bandara - Premiumbloggertemplates.com.

17 Şubat 2011 Perşembe

CİHANGİR’DE BEKLE BENİ !

Canım İstanbul’umuzun geçen yıllarla birlikte mutenalığından hiçbir şey kaybetmemiş semtlerini tenzih ederek başlamak istiyorum yeni yazıma…

Sokakta manasız ve boş çocukça koşuşturmalar yaptığımız yılları ansam bir türlü anmasam içim sızlar…Nostalji yaparak geçen yaşlarımı da hatırlayarak hüzünlenme modunda hiç değilim! Ama ne çok şeyin değiştiğini de söylemeden geçemeyeceğim yine. Anlayacağınız iflah olmaz bir mazi severle karşı karşıyasınız. Ancak, zamane lugatine de büsbütün uzak kalacak kadar ihtiyarlamadığımı da belirtmeden geçmeyeyim, Olur a ! bir gün karşılaşıp tanışırsak “bizi fena keklemişsin” diyeceklere de uygun ortam yaratmayalım :)

Neyse Efenim, mevzumuz bu değil… şartlar gereği kendi adıma son birkaç yılın TV izleme rekorunu da kırmak üzereyim üzerime afiyet! Malum ev rutini. Zira onun yeri ayrı. Sabah 08.00 açılış ve Bayrak töreni (pardon o 80’lerdeydi değil mi!) sonrası su gibi…24 gibi kapanışı yapıyor ve yatakta beynim sulanmış bir vaziyette her şeyi çorbaya çeviriyor ,rüyalarımı kabusa dönüştürüyorum…

Kabuslarımda Ali Kaptan ve Caroline beni evimden attırıp çocuğumu da nüfuslarına geçiriyor, Mete ye müzik öğretmeni olmam için tehdit ediyorlar… Kabul etmezsem tam yüz kez “Helvacı helva” yı dinleteceklerini söyleyip sandalla denize açılıyorlar… Oh! Kurtuldum derken, çilemin daha dolmadığı fısıldanıyor gaipten. Birden irkiliyorum, karşımda Hürrem! Tanrım o ne diksiyon! “Sülüman nerede ? diye bana soruyo. Nereden bileceksem? Mahidevran Kaşıkçı Elmasını mı ne çalmış, döne dolana onu arıyo…

Sabah olup ,gerçek boyutuma dönünce kahvaltı sonrası gazetelere dalıyor ve ülkemin gerçek gündemine odaklanıyorum. Ama ne gündem! Kameralar flaşlar yine oyuncuların peşinde… 90ların gözde mekanları gece kulüpleri diskolar, Ortaköy den, deniz kenarından şehrin içine kaymış, cümle alem hep burada. Sanırsın, bit pazarına nur yağmış…10 yıl öncesinin kenar mahalleleri değerlenmiş, bohemyaya kucak açmış :) … Beyaz camın aktörleri aktristlerini yakından görmek isteyenlerin yolu artık buradan geçiyor. Paparazzilerimiz! 7-24 nöbette, bakkala çakkala eşofmanla giden ünlüleri makyajsız yakalama derdinde :) Bu yüzdendir ki gazete sayfaları eli poşetli şanlı şöhretli yıldız kaynamakta!

Yazarı, senaristi, yönetmeni, oyuncusu… Her kaldırımda bir masa, her masa da bir ünlü! Ya da kendini ünlenmiş sanıp sağa sola klark çeken jön kardeşlerimiz ! Nasıl bir ego fırtınası var ortamda anlatamam…Sanırım bu şan şöhret yüklemesi emlakçıları harekete geçirmiş olacak ki birkaç yıl önce dönüp yüzüne bakmadığınız binalar tek tek elden geçirilmiş, allanıp pullanıp camianın beğenisine sunulmuş. Öyle hafife almayın, kapanın elinde kalıyor bu aralar. İstanbul’un yeni eğlence-sanat merkezi artık buralar…
Ama nereye kadar ?

15 Şubat 2011 Salı

MERAKLIYIZ VESSELAM !

Yıllar, yıllar önceydi…
Henüz, yüz bilmem kaç kanallı led tv ler yoktu hey hat… Gel gör ki milletçe dedikodu merakımızın şimdikinden hiç de az olmadığı günlerdi… Magazine ilgimiz yeni yeni şekillenirken sevgili Acun un spor programı arası futbolculara geyik sorular sormaya başladığı o gecelerle birlikte İstanbul’un gece hayatına olan ilgimizin tavan yapması aynı dönemlere rastlar.

Sonra nasıl olduysa yuvarlana yuvarlana büyüyen kartopu misali, bir kaçma kovalama modası başladı ki bitirebilene aşk olsun. Gün bu gündür hali pür melalimiz de apaçık ortadadır… Ne doymak bilmez bir merakımız varmış ki Levent Kırca ağabeyimiz “Maraba Televole” den oluşan sadece 2 kelimelik o sihirli cümleyle beyaz ekrandan hepimizin kanına girivermiş. Sonrası, bildiğiniz çorap söküğü işte… Magazin, haber bültenlerine de dahil olup bütün hayatımızı çepeçevre sarmalayıverdi…

Önce Futbolculara sonra sosyetik mekanlara, onların müdavimlerine, popçulara derken yeni merak objemiz de çok geçmeden belli oldu… Artık milletçe toptan oyunculara sarmış durumdayız… Öyle ki zamanında “doktor, mühendis ol, evladım” diyen milyonlarca ana-baba nın bile yüzyıllık tercihleri rüzgarın estiği yöne dönüverdi… Artık herkes çocuğu oyuncu olsun, reytingi tavan yapmış bir diziye kapağı atsın, milyarlarca liralık reklam anlaşması yapsın diye fırsat kollar oldu. Konservatuarlar hayatlarının en yüksek reytingini alıyor, daha ne olsun ? Diyeceğim, ama buralarda her şeyin miyadı çabuk doluyor. Gün olur devran döner, dizi fırtınaları yurt üzerindeki etkisini azaltınca garantici özümüze bir çırpıda dönüverir, devlette bir memuriyet kıvamına da geliveririz.

Öyleyiz biz… Milletçe tantanayı severiz, az biraz sakinleşiverdi mi ortalık, yeni patırtıyı çıkartmakta hiç zorluk çekmeyiz… O sebepledir ki haber bültenlerimiz bile renklidir bizim, o gün kayda değer hiçbir şey yoksa da aklıevvelin biri günü şenlendirecek modası geçmiş bir Boğaz Köprüsü intihar şovuyla boşluğu dolduruverir. Trafik tıkanır, herkes izlemeye koyulur malzeme bayat, hayat ise yeterince tatsızdır… Hiç değilse birkaç dakikalık aksiyonla günü kurtarmak şarttır !

12 Şubat 2011 Cumartesi

ERKEKLİK İMKANSIZ İKTİDAR – SERPİL SANCAR

Erkeklik İmkansız İktidar - Serpil Sancar kitap eleştiri yazısıdır.İKTİDAR KİMİN ELİNDE ?

Sosyolojinin bir bilim dalı olarak kabulünden bugüne dek geçen sürede hakkında en çok araştırma yapılan konulardan biri de cinsiyet ayırımcılığıdır. Toplumsal hayatı var eden iki farklı cinsiyet olarak öncelikle kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıklardan başlayıp yüzyıl değil binyıllardır uç uca eklenerek büyüyen ve kendini üreten erkek hegemonyasının varlığı söz konusu iken kadınların bu sanal yarışta bayrağı nerede kaptırdıklarını tartışmaları da bir o kadar doğal.

 
Serpil Sancar, ”Erkeklik:İmkansız İktidar” ı yazarken ne zaman başladığı bile hatırlanmayan bu mücadelenin akıllara takılan bir çok ayrıntısını açıklamaya çalışmış. En nihayetinde bu problemin küresel bir sorun olarak dünya gündeminde hep var olduğunu sadece coğrafik faktörlerin düşünce sistemleri üzerindeki ve yaşam biçimlerindeki farklılıkların konunun algılanma oranlarını değiştirdiğini söylüyor.
 
Eski çağ toplumlarının arkeolojik çalışmalarla belirlenen sosyo-kültürel hayatları hakkında ki savı daha çok anaerkil düzenin kadının doğurganlık üstünlüğüyle beslendiği idi. Bunun yanı sıra çok tanrılı inanç sistemlerinin ve mitlerin de etkisiyle anaerkil ve ataerkil düzenin çağın toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda zaman içinde yer değiştirerek etkinleştiği de kabul gören bir inançtır.
 
“Erkeklik” kavramı kimi tezlere göre “öz” den bazılarına göre ise sonradan inşa edilen, üretilen ve içi doldurulan, ideallere, sosyal çevreye ve geleneklere göre şekillenen bir olgudur. Yazarın özellikle idealize edilmiş erkek tipleri ve üretilen prototipler hakkında birçok sosyal sınıftan erkekle yaptığı görüşmelerin yanı sıra pek çok karşılaştırmalı yoruma da yer verdiğini görmek konunun aslında ne kadar zor olduğunu anlayabilmemiz için gereklidir.
 
Batı ve Doğu düşünce sistemleri arasında bu tarz yorumlar içeren kitap, örneklerle birlikte farklı söylemlere de yer verip tek tip bir görüş tehlikesini ortadan kaldırmış. Cinsiyetin biyolojik ve toplumsal boyutlarını ayrıntılı olarak ele alıp incelerken konuyu çok farklı açılardan değerlendirecek alt başlıklar açarak çerçeveyi olabildiğince geniş tutmuş. Serpil Sancar daha çok cinsiyetler ve kadın sorunları üzerine çalışmalar yapan bir akademisyen. Ve bu anlamda dünya üzerindeki yerleşik kültürlerde bunun gibi sosyal problemlerin nasıl alımlandığı ve çözüm önerileri konusunda doğal olarak popülist söylem ve yaklaşımlardan kaçınan bir tarzı var.
 
Toplumsal üretim olarak erkeklik ve dişilik kavramlarının ülkemizde biyolojik üstünlük ya da eksiklik olarak düşünüldüğü söylenebilir. Yazara göre toplumsal baskı ve geleneksel yaşam süreci içinde “inşa edilmiş” ve özellikle erkeğe atfedilen birtakım sosyal roller ile birlikte geliştirilip yüceltilen bir kimlik olarak ortaya sürüldüğü savunuluyor. Kitap zaten bu anlamda feminist bir okuma yapmaya zorlasa da yazarın çoklu örnekleri ve görüşme için seçtiği erkek profillerinin geniş bir sosyal tabana yayılması böyle bir dayatmanın gerçekleşmesine imkan tanımıyor. Kendini daha en başta fiziksel üstünlüğü ile tanımlayan bir erkek kimliğini coğrafik, kültürel, etnik ve sosyal kimlikleriyle birlikte görmeye çalışmış bunu yaparken kapitalist düzenin “üretilen erkeklik “olgusuna kattığı ya da tam tersine eksilttiği tarafları da alt metinlerde görmenizi sağlamıştır.
 
Kitapta bulunan yorum ve örnekler, özellikle içinde yaşadığımız toplumda değişik sosyal tabakalardan erkeklerin babalık, askerlik, milliyetçilik rollerini nasıl değerlendirdikleri ve özümsedikleri konusunda ayrıntılı ve değerli bilgiler içeriyor. Batı ile Doğu arasında konum olarak arada kalmış farklı etnik ve dinsel kimlikleri barındıran bir ülkede ahlaki ikiyüzlülüğün boyutları konusunda da şaşırtan cümleler okuyacaksınız. Kültürel altyapı olarak aslında oldukça zengin bir birikime sahip olup da doğuştan belirlenen rollerin cinsiyetler arasında giderek nasıl bir uçurum yarattığına şahit olurken aynı zamanda düşüneceksiniz. Bu anlamda yazar, toplumsal önyargılar ile eğitimsizlik birleşince doğal yollarla oluşan bu erkeklik imgesinin hiyerarşik bir üstünlüğe dönüşmesi konusunda feminist bir yaklaşım sergilemese bile aldığı cevapların bizi hangi yöne götüreceği gayet açık.
 
Kitapta kadınlar lehine umut veren gelişmelerde göz ardı edilmemiş. Özellikle Avrupa’da kadın hareketleri ve “profeminist” erkekler konusunda geniş bilgiler mevcut. Şimdi değilse bile gelecek yıllarda sürdürülen akademik çalışmaların kadınların sosyal problemlerine ve cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkan ve bu konularda ki çalışmalara aktif olarak katılan erkek varlığı da yadsınamıyor olsa da henüz yolun başında gibiler.
Dünyanın neresinde olursa olsun kadına bakış konusunda sınıfsal farkların mı yoksa daha çok bireysel fikirlerin mi etkin olduğu konusu yoruma hala açık. Yazarın görüştüğü profillerin söylemlerinde bu anlamda şaşırtıcı fikirlere de rastlanmıyor değil! Ait oldukları tabanın düşünce yapısına uymayan (olumlu ya da olumsuz) radikal düşüncelere sahip olan erkekler de var.
 
Sonuç olarak kitap akademik bir çalışmanın ürünü ve didaktik bir söylem ve üsluba sahip. Bunun doğal sonucu diline de yansımış standart yaklaşımlar içermiyor. Gerçeklerden bahsediyor.Sosyolojik terimlerin sıkça kullanıldığı keskin bir dili var. Popüler kültüre ait çıkarımlar üretmekten yana olmaması konunun ciddiyetine dikkat çekmek açısından olumlanacak bir tercih.
 
Modern zamanların en can sıkıcı eylemlerinden biri olarak birbirimizi kadın, erkek, işçi, patron, feminist, pesimist … gibi yüzlerce etikete sığdırmaya çalışmadan önce biçime değil öz’ e odaklanmanın önemini anlayabildiğimiz zaman tüm insanlık vasıflarımızı canlandırabileceğimiz yeni bir çağ başlayacak. Şu ana dek kaybedilen ne varsa yerine koyabilmek için ise henüz geç kalınmış değil.
 
2009 Ağustos ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
İktidar kimin elinde acaba!

10 Şubat 2011 Perşembe

NOT: SENİ SEVİYORUM – CECILIA AHERN

Not: Seni Seviyorum - Cecilia Ahern kitap eleştirisiASLINDA HEPİMİZ YALNIZIZ…

Trajik sonlarla noktalanan romanlar oldum olası canımı sıkmıştır. Sayfalarca hayal ettiğim karakterlerin Hayat yolundaki “Mutlu Son” larını görmeden biterse o hikaye, ben de yarım kalmış gibi olurum. Eski Türk filmlerinin beklenen final sahneleri nasıl yer etmişse benliğimde o günlerden kalma bir alışkanlıkla hep aynı mutlu yüzleri görmek isterim. Oysa gerçekler romanlarda da olsa herkes için adil sonlar hazırlamıyor işte.

“Not:Seni Seviyorum” böyle bir kaderin genç bir kadının hayatını hızla sürüklendiği bir bunalımdan yeniden günışığına çıkarma mücadelesini anlatıyor. İrlanda’ lı yazar Maeve Binchy’ nin son on yılda beyaz dizi tadında ki romanlarının ardı arkası kesilmeden yine İrlanda’dan romantik bir kadının hüzünlü hikayesini yazan Cecelia Ahern’ le bir tanışın derim. Yazar, romanının 2008 yılında beyazperde de ciddi bir gişe başarısı elde eden filminden ve senaryodan ne kadar memnun kaldı bilemem ama kitap olarak ülkemizde yayınlanan ilk eseri bu değil.Daha önce de “Keşke Beni Görebilsen “isimli bir kitabı daha Türkçe’ ye çevrilmiş.
 
“Not:Seni Seviyorum”, genç yaşta kaybettiği kocasının ardından hangisinin gerçek son’ u yaşadığına karar vermek durumunda olan Holly’ nin zorlu ve romantik hikayesi. Hayat yepyeni sürprizleriyle onu sürüklemeye devam ederken ortada kalan planlar, artık biz olmaktan ben olmaya devrolan sevimsiz bir miras gibi onu beklemektedir. Ne var ki onu çok iyi tanımış olan Gerry, ölümünden önce travmalarını zekice bir öngörüyle fark etmiş ve hayata yeniden tutunabilmesi için ilginç bir yol seçmiştir.
 
Holly’ nin bitik bir ruh hali ile başlayan hikaye, Gerry’ nin mesajları ile ölümünü kabullenme ,bocalama evreleriyle devam eder. Zorluklara karşı durma ya da akışına bırakmak arasında sıkıştığı ikilem Holly’ nin sevdiklerinin de yardımıyla aşabileceği bir durum mudur ? Bunu okurken göreceksiniz.
 
Yazar; dili akıcı ve rahat okunan bir metin sunuyor ve ana karakterin yas evrelerini adım adım takip ederken empati kurmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Bu anlamda her şey çok gerçek. Cecelia Ahern kısa sürede elde ettiği başarıyı yadsıyamıyoruz. Çünkü insanın romantik kodlarını çözmenin satış rakamlarına eklediği sıfırların da sırrı bu sanki.Roman karakterleri çok fazla hayatın içinden,idealize edilmiyor,kusurları ve zaaflarıyla satırlara dahil oluyorlar.Bu tarz kitaplar okunması kolay ancak dil konusunda akıcılığı sağlayamıyor okurla direkt ilişkiyi en başında kuramıyorsa hikaye ne kadar etkileyici olursa olsun okur pek şans tanımıyor. Bu noktada yazarın Holly karakteri üzerinden izlediği yas süreci aynı zamanda hayatta insanın ne kadar yalnız olduğu ana fikrine de göndermeler yapıyor. Yan karakterlerin de gerçekliği gündelik hayatın ayrıntıları ve sadeliği romanın sürekliliğini ve rahat okunmasını sağlayan diğer unsurlar.
 
Daha çok Akdeniz ve Ortadoğu toplumlarına özgü sandığımız belirgin yaşam ve davranış biçimlerinin ya da aile ilişkilerinin girift durumunun Kuzey Avrupa ülkelerinde rastlayabilmek de romanın şaşırtan yanlarından biriydi. Holly’nin aile ve arkadaş çevresinin en başından itibaren giderek artan samimi çabaları insanlık dersi gibi.
 
Büyük bir kayıptan yeni bir hayat çıkarabilmenin, gerçeklerle yüzleşebilmenin yolunu Gerry öğretecek Holly’e. Bunu yaparken onu sarsmadan adım adım cesaretlendirmeye çalışarak yepyeni bir kadına dönüştürmeyi ne ölçüde başarabilecek ? Holly kendini yeniden keşfederek,korkularıyla başa çıkabilmesi için karşısına çıkan fırsatları kullanabilecek mi? Cevapları okuyarak bulacaksınız ama eski eşinin ölümünden önce hazırladığı sürprizler onun aleyhine döner ve bu kaybı kabullenme adına bocalarsa nasıl bir yol izlerse izlesin tüm sonuçlar insana mahsus.
 
Basit Bir hikaye gibi görünse de “Not: Seni Seviyorum” okurla arasına mesafe koymadan, bir son ile merhaba deyip sonlara doğru yeni bir yaşam ümidiyle farklı bir şeyler hissettiriyor. Filmini izlemeyenleri daha şanslı bulduğumu söylemeden edemeyeceğim. Orijinal metinlerden aldığım tadı senaryolaşma sürecinden sonra bulamayanlardanım ben de. Bu sebeptendir ki; Avrupa’nın serin ülkesi İrlanda’dan sıcak bir kitap okumak ve bolca hüzünlenmek isteyen herkese tavsiyemdir Holly’ nin öyküsü…
 
2009 Temmuz ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
Aslında hepimiz yalnızız...

8 Şubat 2011 Salı

KÜL VE ELMAS - JERZY ANDRZEJEWSKI

Kül ve Elmas Jerzy AndrzejewskiİŞGAL SONRASI KAOSUN YORGUN YÜZLERİ

Doğu Avrupa’nın II.Dünya Savaşında uzun süre işgal altında kalan ve milyonlarca insanını toplama kamplarında yitiren acılı ülkesi Polonya’ dan unutulmaya yüz tutmuş gerçekleri yüzümüze çarpan satırlar dolusu bir dramla karşı karşıyayız.

1909 yılında Varşova’ lı orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Jerzy Andrzejeweski ‘nin genç yaşlarda kısa hikayelerle başlayan edebiyat yolculuğunun dönüm noktalarından biridir “Kül ve Elmas”. Ülkesinde başlangıçta Katolik inancını irdeleyen kitaplarıyla tanınan yazar, 1950’lerden itibaren iktidar muhalifi yapıtlarıyla bilinir. 1948’de yayımlanan “Sözkonusu” kitabıyla aynı anda dünya çapında üne kavuşan Andrzejewski, ülkesinin insanlarının savaş sonrası tüm çelişkilerini dramatik bir üslupla yorumlarken bizleri yakın tarihin unutulmayan günlerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor.1977 yılında ülkemizde “Küller ve Elmas”adıyla da yayımlanan kitap, 1958 de Polonyalı ünlü yönetmen Andrzej Wajda tarafından filme uyarlanmıştır.

1939 Yılında kısa süreli Alman ve Rus ittifakının Polonya’nın batısı ve doğusunu işgal etmesiyle harita üzerinde geçici olarak bölünen ülkenin insanlarının düşünsel parçalanmışlıklarını da romanın merkezine yerleştiren yazar 1983 yılında hayata veda etmiştir.

Kül ve Elmas, II.Dünya Savaşının bitiminden hemen sonraki birkaç günlük zaman dilimini içeriyor. Tanıttığı karakterlerin günlük yaşam kesitlerinden birbirine bağladığı paralel öykülerle okuyucuyu hızla kendine çeken ,sorgulayan,sorgulatan akıcı bir dille beraber tutarlı bir bütünlüğe sahip.

Kossecki, Andjey, Hevmitski, Christina, Sçuka, Alek… Bağımsız bir ülkenin geleceğinde nerede yer alacağına karar verememiş isimlerinden sadece birkaçı.Nazi işgali sırasında toplama kampında kendini koruma içgüdüsüne söz geçiremeyen Kossecki ,işbirlikçi damgasıyla yeni hayatına bir türlü adapte olamazken oğlu Andjey o zamana dek inandığı tüm değerleri sorgulamaya başlar.Komünist Parti bölge sekreteri Sçuka…Toplama kamplarında izini kaybettiği karısının ölümüne kendini inandıramazken tesadüfler sonucu cevaplarına ulaşabilecek midir? Ne uğruna cinayet işlediğini bile artık hatırlayamayan tetikçi Hevmitski barış günlerinde bir de aşkı bulunca yoluna devam edebilecek midir? Ve diğerleri …Alek, Alitsya, Kotoviç, Swomka, Felek… Her birinin yolu nerede kesişecek derken sürprizli sonlara da hazırlıklı olalım.

Polonya için yeniden başlamak ya da nereden başlamak ,o günler için kısa vadede belki bir bilinmezdi Kim dost kim düşman sorusunun cevabının henüz verilmediği zor günlerdi.İşgale uğramış bir ülkenin tutunamayan insanları,ailesinin her bireyi bilinmeyen bir yöne savrulmuş yoldaşları yeniden var olmaya çalışırken içlerindeki yaşam savaşı onları yeniden bir kaosa sürüklüyor.İşgalin son günlerinde barış ortamı hazırlanmaya çalışılırken onlar kişisel hesaplaşmalarına henüz başlıyorlardı.Ülkede düşman güçlerinin ayak sesleri giderek azalırken belleklerinde acının ,kendine ayrımcılığın izleri daha da belirginleşiyordu. Siyasi duruşuna güçlülerin karar verdiği bu yorgun ülkenin insanları,toprak kurtarma,canını kurtarma derdinden sonra daha durup dinlenmeden eski defterlerin sayfalarını çevirmeye koyuluyor. Birini kapatmadan yerine kanla yazılan yeni sayfalar eklemekten de çekinmiyorlardı.Toplama kamplarından henüz dönen yorgun ruhlar geçmişin izlerini silmeye çalışırken bir türlü huzuru yakalayamıyorlardı. Savaşla beraber meşrulaşan şiddet, cinayet eğilimi vatanperverlikle süslenerek herkesi kendine göre bir paye almaya itiyor, Aynı acının etrafındaki insanlar farklı yollardan gitmek isterken katil olmakta bir an bile tereddüt etmiyorlar.

Andrzejewski, insanlık tarihinin karanlık sayfalarına kendi ülkesinin gettolarından seçtiği karakterlerle çıktığı bu yolculukta Doğu Avrupa ülkelerinin o yıllarda aşmaya çalıştığı ideolojik problemlerini yeni bir dünya savaşı ile giderek büyüyen ulusal kimlik sorunu bağlamında irdeliyor. Doğu ile Batı’ nın soğuk savaş öncesi temel sorunlarının çıkış noktası olan her ayrıntıyı sosyal perspektif ile desteklenmiş romanının yer,zaman,mekan ve kişilerini yıllar sonra eskimeden günümüze taşıyabilme başarısının sırrının da bu olduğunu düşünüyorum.

2009 Mart ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link:  İşgalden sonra

6 Şubat 2011 Pazar

SAINT MICHEL'İN DEVELERİ – OSMAN NECMİ GURMEN

Saint Michel in Develeri - Osman Necmi Gurmen kitap eleştirisiHAYAL NEREDE GERCEK ORADA !
 
Ne zaman öykülerle dolu bir kitapla tanışsam o bildik önyargılarımı asmak için savaşırım. Bin bir türlü soru ile zihnimi daha okumadan yormayı başarır. Bu kadar hikaye ile nereye varabiliriz ? O lise yıllarından kalma meşhur “Giriş-Gelişme-Sonuç” kitabın neresinde? Gibi ucu bucağı belirsiz bir deryada gel-gitlerimle uğraşırım. Oysa hep aynı noktada direncim kırılır bir solukta okuyup bitirir “İyi ki şans vermişim” derim. Bu kez de daha farklı olmadı. Daha ilk aşamada adıyla beni kendine çeken bu muzip eser, yazarlık serüvenini başlangıçta hızla yaşarken yirmi yılı aşkın bir ara verdikten sonra “Rana”, ”Mühtedi” ve “Ah Vre Sevda” ile edebiyat dünyasına geri dönen Osman Necmi Gurmen’ in kaleminin marifetiydi. Sıra dışı öyküleri, tuhaf tiplerinin yansıra nitelikli mekan tasvirleriyle dolu dolu bir serüven kitabı “Saint Michel’ in Develeri”.
 
1927 Siverek doğumlu yazar, öğrencilik yıllarında yasadığı Paris’in görsel atmosferinin de etkisiyle oluşan yarı kurgu yarı gerçek anlatılarında zaman zaman anılarıyla da hesaplaşıyor. Dünyanın en romantik şehirlerinden biri olan Paris’e ne turist ne göçmen ne de yerli olduğuna karar veremediğimiz farklı perspektiflerde bakmayı da başaran on iki farklı hikaye anlatıyor.
 
Genel olarak eserlerinde çok kültürlülüğün izlerini taşıyan temalar ,bu kısa anlatılarda masalsı ögelerle renklendirilip fantastik bir noktaya ulaşıyor.
 
“Çingene Güzeli”’ nde Ayasofya’da sıradan bir günün içinde gelişen kısacık bir diyalogla başlayan bir iç sorgulamayı yansıtırken, diğer on hikayede Paris banliyölerinde yaşayan sıradan insanların gerçeküstü olaylarla bezenmiş hayatlarına dokunuyor. Yarattığı karakterler gerçek ,hikayeleri gerçeküstü olunca nasıl sonuçlanacağını tahmin edemediğiniz yer yer komik bir serüvenin içinde buluyorsunuz kendinizi. “Dara Düşen Katlanır” da vatanından uzakta ayakta durma mücadelesi veren bir gencin ,biraz uçuk biraz kibirli bir madamla yaşadığı tuhaf enstantaneleri yakalamak mümkün. ”Ferman Dinlemez Gönül “de ise sevgiye aç bir kadının yanlış secimi yüzünden düştüğü trajik durumu,”Saint Michele in Develeri’”n de ise gerçek yurt özleminin yol açtığı abartılı hayallere tanık oluyoruz. Buna karşılık “Reaksiyoner “ de fikir çatışmalarının en basit hallerinden yola çıkıp masa başı entellerinin sabit fikirli düşün hayatına dalıyoruz.…
 
“Hayat Mahallesi “ise Paris’in arka sokaklarında önceleri gizlenen ama zamanla şehrin dinamiklerini güçlü etnik kimliğiyle sarsan göçmenlerin yaşamlarına değinen yazar romana ismini veren zıt çağrışımlı bir kaç kelimenin hissettirdiklerini de göz ardı etmeden derdini anlatıyor. Şehir de kendisi de bir yabancı olarak diğer yabancıların Doğu'ya daha yakın yaşam biçimlerini irdelerken kültürel olarak da bambaşka değerlere sahip bu ayrıksı insanlara övgüsünü de yergisini de eksik etmiyor. Paris gibi etnik mozaik olarak olağandışı bir renkliliğe sahip olmayan bir şehirde sıradan yaşamlardan absürt hikayeler yaratıp oryantalist esintileri de dahil ederek yarattığı bu yanılgı hem yazarın doğduğu toprakların zengin belleğine hem de maceraperestliğine bağlanabilir.
 
Yazarın daha çok okuyucunun hayal dünyasına ulaşmak istediğini düşünüyorsanız, yarattığı karakterler ve aksiyonlarıyla kimi yerde komik ögeler de içeren bu öykülerin ne hayal ne gerçek kurgusuna şiirsel, masalsı bir dilin de eşlik ettiğini fark edeceksiniz. Yazar böylelikle anlatıyı bir metaforlar dünyasına sürükleyerek sürrealist tasvirler hatta tipler ile zenginleştirdiği içeriğinin yasadığımız gerçekliğin çok dışına çıktığımızı düşündüğümüz bir anda araya girerek bizi metine yabancılaştıran bir anlatıcıya dönüşüyor. Karakterleri doğal alanından hiç uzaklaştırmadan ,hikayenin diline yer yer kattığı argo üslupla gerçek kişilikler olarak ayakta kalmalarını sağlayan yazar, dinsel ögelere yaptığı göndermeler ile de bu fantastik öykülerin olmazsa olmaz ayağını da başarıyla tamamlıyor.
 
Öykülerin her biri farklı bir tat bırakıp yeni okuyucularını bekleyedursun,bu düşsel satırların arasından bizi yakalayıp yasadığımız dünyanın hem yanı başında hem fersah fersah uzağında bilinmeyenleri görmeye zorluyor “Saint Michel’ in Develeri”. Yazarın ressamlaştığı, olağanı sıra dışına çıkardığı bembeyaz bir tual üzerinde, cesaretle rengarenk boyadığı mekanlar,insanlar capcanlı karşımızda duruyor. Kelimelerin eşsiz gücünü keşfeden nice okur gibi siz de olağan gerçekliğin pesinden gitmekten bir an olsun vazgeçip kendinizi şiirle, masalla, gizemle dolu bu hikayelerin yaşandığı Paris sokaklarına bırakın. İşte şimdi tam sorgulama zamanı. Hayati, öyküleri, düşleri ve her birimizin hep aynı kör noktadan baktığı gerçekliğimizi … Zihnimizde ki yaratıcı ruhun unutulmaya yüz tutmuş gücünü … Serüvenci çocukluğumuzu geri çağırmanın, simdi tam zamanıdır.

2009 Nisan ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
Hayal nerede gerçek orada!

29 Ocak 2011 Cumartesi

BİRİ BANA DUR DESİN !

Nasıl duracağımı biliyorum aslında, maksat birinden daha duyarak işimi sağlama almak!
Aslında şöyle sıkı bir azarlansam bir kaç hafta idare edeceğim ama nerdeeeee…
Duramıyorum kardeşim… Pazartesiler banal oldu deyip, perşembeleri başlayayım dedim, hafta sonu sabotajlarını düşünememişim. Kebaplar, kalamarlar… Ardından sütlü,kaymaklı tatlılar…

Moralimi bozmadan motivasyonumu tazeleyip tekrar tekrar başlıyorum.. Beynimde listeler uçuşuyo, hemen yakınlarından da hamburgerler sorti yapıyo… Yok böyle olmayacak, hangi çekmeceyi açsam bi tuzak…Patates cipsinin dayanılmaz cazibesinden tut da Antep fıstıklı sütlü çukulatalara oradan çeşit çeşit  çerezlere uzanan janjanlı paketler öylece bana bakıyo. Önce ben de bakıyorum, sonrasını sormayın…Amaaaaaaaannn … diyorum. Hepi topu 3-5 kilo fazlalık… Haftaya bi başlarım 15 günde işlem tamam! Kağıt üzerinde tabi :) Yani çekmeceyi yekten mideye indirdikten sonra geçirilen ilk mide fesadının ardından yapılan ilk hesaplar bu yönde … Ama ne yapalım ki kalori hesabı iradeye uymuyo ! Teoride her şey saat gibi işlerken pratikte çakılıyoruz.

Mevsimlerden kış, aylardan Ocak… Dışarısı soğuk, evler sıcak olunca  beyin doyma sinyallerini geciktiriyo olsa gerek… Yani benim suçum değil ki tamamen metabolik … Ne olurdu yani biz de kış uykusuna yatıp bahara fit uyansak! Hem depresyondan yırtarız hem birikmiş yağlardan. ” Yok öyle tembel işi“ diyenleri duyar gibi olup duymamazlıktan geliyorum. Çünkü geçtim o yolları biliyorum. ”Spor yapalım sağlıklı yaşayalım” moduna geçmem için Nisan ı görmem şart. Bir güneş çıksın, süslü ablalar minileri, şortlarıyla salınıp beynimize zayıflama sinyallerini göndersin o zaman düşünürüz.

Moda dergilerinden bu yazın trendlerini ilk  gördüğümüz o meşhum anlardan birinde kapıldığım umutsuzluk beni yıldıramaz artık… Ok yaydan çıktı. Yeni listemi buzdolabına astım. Önünden her geçişimde  vicdan yapıp kendimi sorgulamak da yok artık … Yaşasın Nutella kavanozu … Kimse bana dur demesin :)

22 Ocak 2011 Cumartesi

YAŞADIĞIMIZ ŞU KORKUNÇ OTUZ YIL - HALİL BERKTAY

Yaşadığımız Şu Korkunç Otuz Yıl - Halil Berktay kitap eleştirisiSİYASİ TARİHİN DİKENLİ YOLLARI

Tarihçi Halil Berktay' ın 1978' den bugüne toplumsal travmalarımızın altyapısını oluşturan ana başlıkları ele alan "Yaşadığımız Şu Korkunç 30 Yıl" adlı kitabı siyasi durumumuzun tespitleri açısından gerekli ve özenli bir çalışma.

Siyasi tarihimizin modernleşme çabalarıyla beraber sosyal tabanın birey olabilme sancıları birbiriyle paralel olarak ilerler. Bu durum beraberinde politize toplum olma aşamasının başlangıcı olarak da değerlendirilebilir.

Avrupalı toplulukların siyasal bilinçlenme ve sorgulama süreci de daha kolay olmamıştır. Siyaset- din- ekonomi üçgeninde kendini arayan birey, türlü evrelerden zorlukla geçtikten ve toplum olma algısını geliştirdikten sonra komşu coğrafyalarla mevcut durumunu da gözden geçirip politik çizgisini belli kriterler üzerinden oluşturmuştur.

 
Türk toplum yapısının dini ve etnik çeşitliliğinin yarattığı avantaj ve dezavantajlarıyla beraber değerlendirecek olursak 2000'lerde "sorun" olarak değerlendirdiğimiz birçok başlığın geçmişte defalarca üzerinde durup da çözemeden sümen altı ettiğimiz sosyal handikaplar olduğu sonucuna varabiliriz. Kuşkusuz siyasi yaşamımızın son 30 yılı 1920'ler, 40'lar ya da 60'lardan bugüne süregelen açmazlarından pek de farklı değildi. Bu anlamda Tarihçi Halil Berktay'ın 1978'den bugüne toplumsal travmalarımızın altyapısını oluşturan ana başlıkları ele alan "Yaşadığımız Şu Korkunç 30 Yıl" adlı kitabı siyasi durumumuzun tespitleri açısından gerekli ve özenli bir çalışma.

Bugünden bir otuz yıl geriye baktığımızda içinde bir askeri darbe' yi de sığdıran, bu anlamda yara almış demokrasisi ile zaman zaman yalpalayıp sonra toparlanmaya çalışan siyasetimizin önemli kilometre taşlarını yeniden gözden geçirebileceğiz.

Çoğu kez sekiz sütuna manşet gazete başlıklarında ya da modern dünyanın acil felaket tellalı Flash Haber bültenleriyle beraber anımsadığımız şok edici haberlerin içeriğinde birbiriyle olan bağlantılarının yanı sıra günümüz siyasetine olan yansımalarına da şöyle bir uzaktan bakma fırsatımız olacak. Jenerasyonlar arası algı farklılıklarının toplum bilinci üzerinde yarattığı politik duruş meselesi, dünya üzerindeki değişim ve gelişimlere duyarlılık düzeyimizi de belirliyor. Her gelen nesil bir diğerinden devraldığı yüklü mirasın ne kadarına sahip çıkıyor? İktidar olma egosu sosyal sorumlulukların önüne nasıl geçiyor? Tarih neden hep Türkler için tekerrür ediyor? Düşünmek gerek.

Yakın politik tarihimizin çok partili sisteme geçiş aşamasından sonra belirgin siyasi çizgilerini koruyan istikrarlı siyasi partilerin dışında mevcut düzende ki aksama dönemlerinde politikanın oynak zeminine ayak uyduramayıp tarih sahnesinden silinenler de yok değil! Bunun yanında siyasi varlığını ne olursa olsun sürdürebilmek adına tavizler verip ne tarafta yer aldığı bir türlü anlaşılamayan oluşumlara da rastlamak mümkün. Bu da birey-seçmen davranışları açısından belirsizlik yaratan, toplumda a-politik bir taban yaratma tehlikesini de beraberinde getiriyor.

Türk siyasi tarihinin çıkışsızlık diye niteleyebileceğimiz karamsar dönemlerinde toplum olarak ortak bir bilinçle hareket edebilme kabiliyetinin, demokrasiye olan inancın otomatik olarak devreye girebildiğini de görmek moralleri biraz olsun düzeltebilir belki ama yine de tekrarlanan, sonu cek-li cak-lı vaatlerle süslü siyasi söylemlerin ardını da takip edebilme sorumluluğunun gelişmesi için önlemler alınmalı. Toplum olarak davranış kalıplarımızın artık ezberden sorgulama aşamasına geçmiş olabilmesi siyasi tıkanmaların önünü de açabilir.

Halil Berktay' ın söz konusu çalışmasında ayrıca farklı siyasi zeminlerde gelmiş geçmiş iktidarların,siyasi oluşumların panoramasını incelerken onların benzer hatalarını,kırmızı çizgilerini ve bu paralelde takılıp durdukları noktaları da izleyebiliyoruz. Ulus devlet yapısının mevcut toplum ve siyasi erk üzerinde öğretilmiş kalıpların dışına çıkamama sorunsalının ana nedenleri hakkında fikir edinebiliyoruz. 70'lerin Türkiye'sinden bugüne ekonomik problemlerin siyasi kararlar ve egemen olan üzerindeki baskısının da günlük politikalar üzerinde ne denli belirleyici olabildiğini de görebiliriz. Tüm bu olayları gün be gün yaşarken farkına varamadığımız kaçırdığımız detayların günümüz siyasetini belirleyen kriterler olduğunu okudukça anlıyoruz. Ülke siyasetinin sadece içeriden değil artık küreselleşme diye tabir edilen sosyal ve ekonomik açılımlarla zincirleme reaksiyonlarının Türkiye' yi bir demokrasi sınavı ile sınamak istediğini de çıkarabilirsiniz bu satırlardan.

Tekrarlayıp durduğumuz siyasi klişelerin cümle içindeki yerlerini değiştirerek politik revizyon yapılabileceğini sanmanın, üretmeden ilerlenebileceğini düşünerek her krizde dış düşmanlar paranoyasını ortalığa yayıp başları kuma gömerek siyaset yapma döneminin geçtiği günlerdeyiz. İstenilen düzeyde olmasa da bilinç düzeyi giderek yükselen bir toplum için yeni fikirler sunamayan politikalarla "Korkunç" kaç otuz yıl daha geçirebilirsiniz? Bir düşünün derim.

2009 Şubat ayında yayınlanan Radikal Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
Siyasi tarihin dikenli yolları

21 Ocak 2011 Cuma

KARAKTER TACİRİ - ŞEBNEM ŞENYENER

Şebnem Yener- Karakter Taciri romanı eleştiri yazısıdır.

FAİLİ MALUM BİR CİNAYETİN ANATOMİSİ
Polisiye roman deyince ilk aklımıza gelen, gizemli ev sahipleri, şehvetli aşıklar, entrikacı kuzenler v.s. otuz iki kısım tekmili birden Agatha Christie efsanesi hala capcanlı satırlarla hafızalarımızdaki yerini korurken "Katil Uşak" klişesine hiç yakalanmadan tüm ezberlerimizi unutturarak bizi şaşırtan tersine bir cinayetin anatomisiyle bir modern zaman polisiyesi okumak isteyenlere, Şebnem Şenyener komplike bir New York aksiyonunda yeniden merhaba diyor. Uzun zamandır Amerika'da yaşayan yazarın dördüncü romanı "Karakter Taciri"nde daha önce Dansözün Ölümü ve Bir Türk Casusunun Anıları' ndan aşina olduğumuz, gerçek bir olgu ya da nesneden yola çıkarak kurgulanmış fantastik bir metinle karşılıyoruz. Günümüzün karmaşık, çözülmüş metropol insanlarına güvenlik fobisi yükleyen bir şehrin yüzünü bize tanıtırken anlatıcı olarak okuyucularının yakından tanıdığı dedektif Simontaut karakterinin  gözünden izliyoruz tüm olup biteni.

Birbiriyle ilgisiz gibi görünen birkaç polisiye olayı çözmekle görevlendirilen, biri edebiyat meraklısı dedektif Poe ve kelebek koleksiyoncusu dedektif Joe'nun heyecan dozu yüksek bir maceranın başında olduklarının henüz farkında değilken, altmış üç cinayetin faili seri katil Mat'ın çekinmeden ilan ettiği bir sonraki cinayetinin kurbanı enteresandır ki Poe'nun çocukluk arkadaşı, satranç şampiyonu Rafael Şahzabel olacaktır. İki kafadar dedektif, bir yandan da amirleri ile yaşadıkları sorunlarla uğraşmaktadırlar. Tüm bu olan bitenin içinde şampiyon satranç ustası Raffael 'in ilk kez gelişmiş bir bilgisayar olan "Garip" ile karşılaşma yapacağı duyurulur. Bu makineyi tasarlayan şirketin ise ilham aldığı satranç otomatı ,onsekizinci yüzyılda yapılmış efsane makine "Türk" de o sırada aynı yerde sergilenecektir. Katili kontrol altına almaya çalışan dedektifler aynı zamanda, Raffael ve sevgilisi Caissa'nın , tehditler karşısındaki soğukkanlılığına şaşıradursunlar, şampiyonun teknoloji harikası "Garip"e ikinci karşılaşmada yenilmesiyle olaylar bambaşka bir boyuta taşınır. Tam da bu noktada Newyork'da teknoloji karşıtı bir grup olan "Tudd" yanlıları, geri planda bunu yer yer eyleme dönüştürüp polisin başına bela olan topluluk olarak bir kenara yazarsanız, bu romanın sorunsalının ortaya koyduğu karşıtlıkları yan hikayelerle nasıl mükemmel bir biçimde desteklediğini ve bu noktada durup düşünmemiz gerekeni gözlerimizin önüne açıkça serdiğini fark ederiz. Gelişmiş bir bilgisayar olan "Garip" e yenilen Raffael Şahzabel, o günden sonra hızlı bir değişime   uğrayarak, zeki, metanetli, gururlu bir kahramandan zavallı, zayıf ve eylemsiz bir anti-kahramana dönüşerek hızla  her şeye yabancılaşır.

Romanın genel kurgusuna baktığımızda gerek karakterlerin isimleri, çelişkili ifadeleri hatta ani ve trajik kaçışları ile yansıttıkları anlamsızlıklar, absürd metinlerde sıkça rastladığımız öğeler. Bir yanıyla da modern çağ insanının makineleşme ve endüstrileşme ile birlikte geçen yüzyılın ikinci yarısından bu yana sistemli bir şekilde yalnızlaştırılmasının bilinçaltında yarattığı çözülmeleri, Raffael karakterinin üzerinden rahatlıkla gözlemleyebiliriz. "Garip" adlı bilgisayarın karşılaşmayı garip bir biçimde galip olarak  bitirmesi hiç kuşkusuz kafalarda soru işaretleri yaratsa da hem onun hem prototipi kabul edilen "Türk" adlı satranç otomatının sakladığı sırları burada ifşa edip de siz okuyucuları şimdiden hayal kırıklığına uğratmak niyetinde değilim elbette. Ancak "Garip" ve "Türk"ün ,yapay zekanın kutsanması adına kilisede vaftiz edilmesi gerçekten kurgusal da olsa uç bir düşünce olsa gerek. Yazarın, insan zekasının yüceltilmesi konusunda "Tudd" yandaşları  ile işbirliği yaptığı sonucu çıkarılabilir mi? Bunu göreceğiz. Raffael'in yaşadıkları,  yeni dünya düzeninde makineleşmenin birey ve toplum üzerindeki yoğun baskısının  bir mikro örneği midir? Onun, insan zekasının onurunu korumak adına bu karşılaşmadan mağlup ayrılmasıyla beraber ruhunda yaşadığı depremler olayları hiç beklenmeyen bir noktaya sürüklerken, içinde bir yerlerde kendini sakladığı hücreden yine kendi çabasıyla çıkıp küllerinden  yeniden doğması, insanın kendini yenileme, yeniden var etme gücüne de bir güzelleme olan "Karakter Taciri" nin ortak izleğidir.

2008 Aralık ayında yayınlanan Milliyet Kitap eki için hazırladığım eleştiri yazısıdır.
Link: 
Kahraman santranççı makineye karşı

18 Ocak 2011 Salı

EBEVEYN BANYOSU !

Yıllar önceydi… Güzel İstanbul’umun bayağı bir hırpalandığı ama devasa şantiye hallerine girmediği zamanlardı. Milenyum a giriyoruz diye aylar öncesinden heyecan yapıp hazırlandığımız Türk usulü yeni yıl eğlencesi için bir arkadaşımın adıyla sanıyla ünlü ama belediyenin unuttuğu :) bir site yerleşimine doğru yol alırken bir yandan da yolu kaybetmemek için pür dikkat kesilmiş ilerliyorum. İkinci köprü trafiğini aşıp çıkacağımız sapaktan kazasız belasız geçip onları telefonla arayacağım noktaya geldim .Geldim de etrafa bakınıp şöyle bir inceledikten sonra tekin bir mevki olmadığına karar verip kapıların kilidini tekrar kontrol ettim, şansım varmış ki 100m kadar yolum kalmış. Aldığım tekmille köyden hallice sokaklardan geçerken birden kocaman beton duvarlarla çevrili iki geniş kapıdan mütevellit devasa site girişine gelmişim bile. Allahım! şükürler olsun! Sonunda medeniyet…Hem de ne medeniyet…Potansiyel yılbaşı şüphelisi gibi arabanın ön camına hönk diye indirilen demir çubuğun gölgesiyle birden irkiliyorum. Ne oluyo? dememe kalmadan zebellah gibi iki adam pencerenin önünde bitiveriyor.

Tam, Hayrola vukuat mı var? diyecektim ki, kibarca ,hangi bloğa kimlere geldiğimi ,niye bu kadar geç kaldığımı,bekleyenlerin ağaç olup yılbaşı çamına dönüştüklerini söyliverdi daha irice olanı ! :) Yok, ilk sorudan sonrası benim hayal gücüm tabi olarak …, Ardından kimlik, ehliyet, vs. herhangi bir şey bırakmam gerektiğini söyleyerek devam etti. El mecbur ! Kimlik yoksa giriş de yok ! İstediklerini aldılar,demir çubuğu arabanın üstünden kaldırıp lütfedip kapıyı açtılar. Haklarını yemiyeyim, bloğa inen yolu da aynen tarif ettiler ki o da şöyle afili bişeydi yanılmıyorsam…”Hanımefendi,şimdi spor kompleksi sağda kalacak şekilde tenis kortlarına doğru ilerleyip B havuzunun tam karşısındaki kapalı otopark a aracınızı park edebilirsiniz…E sağ olun! da yazsaydınız yahu! Onca tesisi aklım da tutup bloğu da bulursam valla IQ testi yaptırıcım yeniden. Hani bi artış var mı diye :)

Güç bela otoparkı bulup park yaptım güzelce, eh artık başarımdan ve cesaretimden dolayı kendimi tebrik edeyim değil mi… O da ne, yanlışlıkla kuzey kutup dairesi içinde mi bu site ? paralel evrende şehir değiştirdim de haberim mi yok? Hani yine de tarafsız bir yorumla ben diyeyim -5 siz diyin -8…Bırrrrrrr…donuyorum, e bizim mahalle de hava bu değildi yahu ne oluyoruz ! ben yoldayken Balkanlardan ani dağ rüzgarları geldi de ben mi duymadım!

İnsem bi türlü inmesem kalorifer olsa ısıtmaz burayı :)

Kaçarcasına koşarak apartmana pardon bloğa girdim. Oh be! Çık çık taaaaa … 6.kat.. GELDİM geldim ben geldim…Canım arkadaşlarım…Sanki yola çıkalı yıllar oldu,dağlar tepeler aştım nihayet teşrif ettim…Hoş beş selam faslı bitince, adettendir diye evi gezmeye başladık. Şurası mutfak, şurası çocuk odası, derken e burası da ıvır zıvır odası… derken yatak odası veeeee ta tammm burası da evin en afili kısmı… Ebeveyn Banyosu! Nası yani? Odanın içinde banyo… Peh peh.. lükse bak, Aman da gece gece uyanmışım, fazladan üşenmişim ki koridoru geçmeye ne hacet artık,, işte sana lavabo, tuvalet, bir de kabinlimabinli banyo,hem de en lüküsünden …Diğer yerleri geçtim di amma ..bir orada takılı kaldım…E zaman şimdiki zaman değil ki 1artı bire bile ebeveyn banyosu konulduğu modern zamanlar gelmemiş henüz…

Bugün anlıyorum ki teknoloji, sosyolojiden çok daha hızlı yol alıyor… Hatta yön veriyor, Şöyle şöyle davranın, burada yüzüp şurada yemek yiyin… Saunada terlemeden sakın eve dönmeyin ! diye beynimize çaka çaka bizi, çevremizi, değerlerimizi her şeyi , her şeyi değiştiriyor dönüştürüyor. Biz şaşkına dönmüş bir vaziyette hem çok istiyor hem para yetiştiremiyoruz. Tüket tüket bitmiyo… Harca harca yetmiyo… e olan bize oluyo. Topluca bir yetersizlik duygusu bir gizlenmiş buhran bünyeye rahat vermiyo… Büyük şehir insanı, büyük olur isyanı. diye diye psikiyatristlerin yolunu tutup antidepresanlarda çare arıyoruz…. Önce kesip kırıp yok edip sonra yer yok diyoruz. Denizleri bitirip balık istifi havuzlara özeniyoruz. bir de aman bizden önce kapmasınlar diye kuyruğa giriyor hal hatır sorulunca nerde para diyoruz. İlginç insanlarız vesselam.

Şimdilerde 3.köprüydü yeni İstanbuldu derken yeniden bir havalara giriyoruz ki sormayın. İstanbul önce Edirne ye şimdi Karadeniz e doğru başını aldı gidiyo… Tutabilene aşk olsun. Şimdiden hazırlanın… 3 e alıp 5e satarız. Sevdalısı çok bu aralar acele edin, manzaralı köşelerden yer tutun, ebeveyn banyosunu da aman unutmayın !

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More